Autarkeia Paradoksu — Açılış

Autarkeia –“istiğna” ya da “kendine kifayet”, ya da kendi kendine yeterlilik; kendi dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymayan kapalı döngü– Antikçağ’ın en zor ölen felsefi ideallerinden biri ve aynı zamanda en tuhaf yanılgılarından, hatta saptırmalarından biri. Daha anlayışlı olup bir “idealtip” diyebiliriz. Kwakiutl topluluklarından Aristotelesçi polis’e kadar, her bir birimin (birey, topluluk veya medeniyet) radikal bir “tamlık” durumuna ulaşabileceği fikri, yaşanmış bir gerçekliğin tanımı olmaktan çok, düzenleyici bir faraziye olarak işlev görmüştür: Bağımlılık, değişim ve karmaşıklığın tam olarak ne oldukları kadar, nasıl görünür hale geldiklerine ilişkin bir işlev. Bu kavram, ulaşılabilir olduğu için değil, imkânsızlığı bizim toplum dediğimiz alanın tamamını oluşturduğu için çekim gücü uygular.

Ne var ki autarkeia tek parça bir kavram değildir. Biraz eşelendiğinde, kendi kendine yeterliliği gerçekleştirmeye çabalayan ve birbirleriyle de, aşmaya çalıştıkları dünyayla da aynı ölçüde kavgalı olan rakip programlara bölünür. Bu programlardan üçü –Epikurosçu bahçe, asketik geleneğin çileci hücresi ve Stoacıların kozmopolitanizmi– Pluribus’un ahlaki mimarisini askıya aldığı ve Batı düşünce geleneğinin iki buçuk bin yıldır halledemeden arasında gidip geldiği üç kutbu oluşturur. Bunları yan yana koymak, salt felsefi bir karşılaştırma olmaktan öte, dizinin sormaya cesaret ettiği asıl soruyu kavramanın ön koşuludur: İnsan, benzerinden –kendisine o kadar yakın olup ondan ayırt edilemeyebilecek olandan– neden korkar? Ve bu korku, neden yabancıdan duyulan korkudan daha derine işler?

Epikuros’un bahçesi ataraxia peşindeydi: Rahatsız edilmemişliğin, zaruri arzuların giderilmesi ve gereksiz arzuların budanmasıyla gelen sükûnet. Burası yoksunlukla değil, hazzın dengelenmesiyle kendi kendine yeten bir yerdi – ekmek, su, dostluk, sohbet, acının yokluğu. Epikuros, Menoikeus’a yazdığı mektupta açıktır: Hazzı gaye ilan ettiğimizde sefihlerin şehvetini kastetmiyoruz; bedenin ağrısından ve ruhun huzursuzluğundan kurtulmayı kastediyoruz. Bahçe, duvarlarla çevrili, polis’ten mesafeli, küçücük bir alandır ve bu alanda küçük bir topluluk, arzu ekonomisini ustalıkla yöneterek –elinde olanı tam olarak istemeyi öğrenerek, daha fazlasına göz dikmeyerek– autarkeia’ya varır. Birikim yoluyla değil, ihtiyacın disiplinli biçimde azaltılmasıyla. Sahlins’in çok sonra formüle edeceği, “zenginliğe giden zen yolu”nun Antikçağ’daki habercisi denebilir.

Çileci keşiş bu programı temelden tersine çevirirken ürkütücü ölçüde benzer bir yere varır. Epikuros arzuyu zaruri minimuma indirir ve onu tatmin eder; keşiş arzuyu bir engel olarak görür ve söndürmeye çalışır. Çöl Babaları, Sütun Simonları, Theravāda’nın katı disiplinleri, Jainler’in sallekhanā uygulaması – her durumda autarkeia hazzın ayarlanmasıyla değil, sistematik olarak reddedilmesiyle elde edilir. Keşiş, yetecek kadarına sahip olmak için daha azını istemiyor; keşiş hiçbir şey istemiyor ve bu, temelden bambaşka bir projedir. Epikurosçu şöyle der: İşte bir duvar; onun içinde her şey yeterlidir. Keşiş şöyle der: Ben duvarım ve benim içimde hiçbir şeye ihtiyaç yoktur.

İkisi de bir çeşit autarkeia’ya ulaşır ama biri ev, diğeri çöl kadar birbirinden farklıdır. Epikurosçu bahçe sosyaldir: Arkadaşları, sohbeti, dostluğun ılıklığını gerektirir. Keşişin hücresi radikal biçimde yalnızdır: yalnızca kendini gerektirir ve çoğu kez onu bile ortadan kaldırmaya çalışır.

Üçüncü program Stoacılarınkidir ve ilk ikisinin tam tersi yöne işler. Bahçe duvar örer, hücre kapıyı kapatır; Stoacı kozmopolit duvarı bütünüyle yıkar – ama yıkarak değil, anlamsızlaştırarak. Epiktetos’un köle olarak başlayıp imparatorun (Marcus Aurelius’un) hocası olarak biten entelektüel silsilesi tesadüf değildir: Bilge her yerde kendi kendine yeter, çünkü vatanı kozmopolis’tir; evren-şehir, sınırları olmayan bir polis. Autarkeia burada ne daraltmayla (bahçe) ne de boşaltmayla (hücre) elde edilir; genişletmeyle elde edilir – benliğin sınırlarını o kadar geniş tutarsın ki, dışarısı diye bir şey kalmaz. Zarif bir çözüm gibi görünür. Ama Stoacı kozmopolitanizmin görmediği ya da görmek istemediği bir şey var: Sınırı kaldırmak sınır sorununu çözmez, görünmez kılar. Ve Pluribus’un Diğerleri tam da bu Stoacı hayalin grotesk gerçekleşmesidir: Gerçekten kozmopolit, gerçekten sınırsız, gerçekten her yerde evinde olan varlıklar. Dünya vatandaşlığının vaadi buydu; kimse vaat yerine geldiğinde böyle görüneceğini düşünmemişti.

Dördüncü varyant, bir program olmaktan çok bir laboratuvar deneyidir: Issız ada. İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzân’ı (12. yüzyıl, Endülüs; hâlâ okunası bir kitap); toplumdan önce, toplum olmadan, sıfırdan bilgiye ve nihai hakikate ulaşan bir zihin tasarlar – asketik hücrenin felsefi radikalizasyonu. Hayy adada her şeyi başarır: Doğayı gözlemler, nedenselliği keşfeder, Tanrı’ya ulaşır. Ama topluma döndüğünde çöker. İnsanlarla konuşamaz; hakikati aktaramaz; autarkeia’sı ancak yalnızlıkta işler, temas ettiği anda kırılır. Robinson Crusoe ise aynı deneyi beş yüz yıl sonra İngiliz emperyalizminin araç çantasıyla tekrarlar: Adayı düzenler, çitler örer, takvim tutar, muhasebe yapar – Manousos’un borç senetlerinin habercisi denebilir. Ama Cuma geldiğinde Crusoe’nun autarkeia’sı bir efendi-köle ilişkisine dönüşür; kendi kendine yeterlilik, baştan beri bir egemenlik projesi olduğunu ele verir. İbn Tufeyl’in bilgesi topluma dayanamaz, Defoe’nun müstemlekecisi toplumu köleleştirir – iki başarısızlık, autarkeia’nın aynı çıkmazının iki yüzüdür.

[…]
